MÜTHİŞ TÜRK
  Yazılarım 05
 


AVRUPA ŞAMPİYONASI SONA ERDİ

 Litvanya’nın başkenti Vilnius da yapılan Avrupa serbest güreş şampiyonası na daha çok gençlerden oluşan bir ekiple katıldık. Olimpiyatlardan sonra verilen ilk ciddi bir sınav sonucunda  üç bronz bir gümüş madalya ile tamamladığımız Avrupa şampiyonasında Olimpiyat şampiyonu Ramazan ŞAHİN, Avrupa Şampiyonu Milli takımımızın kaptanı Ahmet GÜLHAN, yine Avrupa Şampiyonu Tevfik ODABAŞI  gibi isimlerin katılmamasına rağmen genç ekibimiz büyük bir başarıya imza atı.

7 sıkletten oluşan takımımızdan 4 sıkletten madalya çıkması önemli bir sonuç diye düşünüyorum. Sıkletlerinde madalya alan sporcularımızın yaptıkları müsabakalar şöyle idi.

60 kg sporcumuz Ersin ÇETİN ilk tur İspanyol SANCHEZ Agustin’i 4-0,4-0 yenerek 2. tura çıktı 2. turda Rusya’dan BATIROV Adam ‘ a 0-1,0-2 yenildi Rus güreşçinin finale çıkması ile bronz madalya mücadelesine başlayan  ÇETİN jepresaj mücadelesinde Ermeni sporcuyu 1-1 ve 4-0 devre galibiyeti ile yenerek bronz madalya maçı yapmaya hak kazandı.. Bronz  mücadelesinde Ukrayna lı sporcuya 2-0 yenilerek Avrupa 5. si oldu.

74 kg sporcumuz ilk defa milli mayoyu giyen genç sporcumuz Fırat BİNİCİ  İlk turda Estonya’lı JALAS Raido’ yu devreleri 1-0, 6-0 alarak maçıda 2-0 kazandı. 2. turda Makadonya’ dan VRENEZI Ljuljzim’i devreleri 5-0, 5-0 alarak 2-0 kazanıp 3. tura çıktı. 3. cü turda Rakibi Belarus’lu  GAIDAROV Muurad’ı  ilk devre malüp ayrılmasına rağmen kuraların her iki devrede de kendisine çıkmasını iyi değerlendirip maçı 2-1 kazanmayı bildi. BİLİCİ yarı final maçında da Gürcü sporcu SAGHIRASHVILI 2-1 yenerek finale kaldı. Finalde Azeri sporcu CHAMSULVARAYEV’e 2-0 kaybederek Avrupa 2. si oldu.

84 kg. sporcumuz Gökhan YAVAŞER  ilk turda Alman sporcuyu 2-0,2-1 sayı ile yenerek 2. tur müsabakasına çıktı. 2. tur Ukranya’lı İbrahim  ALDATOVA yenilen YAVAŞER, ALDATOVA’nın finale çıkmasıyla represaj hakkı elde etti. Represaj mücadelesinde Belarus YANKOUSKI Ivan  ı yenerek adını bronz maçına yazdırdı. Bronz mücadelesini Polonya’dan MARCINKIEWICZ Radoslawa’ı 2-0 yenerek Avrupa üçüncü sü oldu.

96 kg. Sporcumuz Serhat BALCI ilk tur Kıbrıs Rum kesiminden PIERIS Andreas’ı 4-0,5-0 skorla yenerek 2. tura çıktı. 2. turda rakibi Azeri GAZYUMOV Khetag ile karşılaşan BALCI 1-0,0-2,0-3 kaybederek2-1 yenildi. Azeri güreşçinin Finale yükselmesi ile bronz madalya için represaj maçı yapan BALCI  Macar sporcuyu 2-0 yenerek bronz maçına çıktı. Bronz mücadelesinde Moldovya’lı  Nikolai CEBEN’ı 2-0 yenen BALCI  Avrupa üçüncülüğü elde etti.

120 kg. Güreşçimiz Recep KARA ilk tur Polonya’lı 2. tur Rus rakibi GAGLOEV Solsan Ruslanovich’i yendi. Kara 3. tur ISAYEV Ali Azeri güreşciye yenildikten sonra Yunan ARZOUMANIDIS Lonnis’i 2-1 yenerek Avrupa Üçüncüsü oldu.

 2009 yılının Avrupa şampiyonasında 

1. AZERBEYCAN

2. RUSYA

3. UKRANYA

4. TÜRKİYE  olmuştur önümüzdeki aylarda yapılacak olan Dünya şampiyonası için  Avrupa ya güreşmeyen birkaç şampiyon güreşçilerimizde takviye ettiğimizde önemli bir başarı elde edeceğimizin belirtileri diyorum.

 

 

KARANLIKTAKİ  KARA  KEDİ !

 

Milattan önce 6. yüzyılda yaşamış olan ve yüksek ahlak ile erdem üzerine kurulu öğretileriyle bütün Uzakdoğu kültürünü etkisi altına alan  Çinli filozof Konfüçyüs, bu dünyada aradığını bulamayanları, hayat yolculuğu hüsranla sonuçlananları şöyle özetlemiş: “En zor şey karanlık bir odada bir kara kediyi bulmaktır. Özellikle odada kedi yoksa…”

         Sinoplu düşünür Diyojen de, bir öğle vakti elinde fenerle Atina sokaklarına çıkar ve, “Bir adam arıyorum, bir adam…Erdemli bir adam” diyerek çağının trajedisini vurgular. Maddi değerleri yüceltenlerin, zenginliği yalnızca para, mal-mülk, iktidar ve şöhret olarak algılayanların çoğaldığı bir toplumda çürüme kaçınılmazdır. Zira ihtiyaçları sınırsız olan insan oğlu bu durumda daha fazlasına sahip olmak için ahlak ve erdemi ayaklar altına almakta beis görmez. Süte su, zeytine boya, bala şeker, domatese hormon, kırmızı bibere kiremit tozu, tereyağına patates, kaşar peynirine nişasta, inşaat harcına deniz kumu, bürokrasiye rüşvet, demokrasiye darbe, Futbola şike ve teşvik pirimini, Olimpik branşlara doping karıştırır, yaşamını, “bir koyup üç almak” kurnazlığı üzerine idame ettirir.

Her türlü etik değeri alt üst ederek kazanç peşinde koşmak toplumumuzun her kesimini sarmıştır.

Bu Ülkenin futbolu, şike, teşvik primi, mafya,ilkesizlik, çapsızlıkla anılıyorsa; amatör sporları, adam kayırma,iltimas, torpil, dopingle gündeme geliyorsa; Dünya üçüncüsü milli takımı birkaç muhterisin çekişmesine kurban ediliyorsa; adalet dağıtmak yerine başrole soyunan hakem camiaları neredeyse her  branşın altını dinamitliyorsa; yönetim katındakiler başa geçmek için kullandıkları ilkel yöntemleri, ayak oyunlarını, sergilemeye devam ediyorsa; Ülkenin en elit sporcularının gözünü kör bir hırs bürüyorsa; eğitimsiz, yeteneksiz, donanımsız antrenörlerin kendi egolarını tatmin etmek için çocukların yaşlarını büyülterek öldürücü bir rekabete zorladığı altyapıdaki sporcular, oyunun kurallarını öğrenmeden, rakibe sinsi fauller yapmayı, hakemi etki altına almayı, kazanmak için her yönü mubah saymayı öğreniyorsa; o ülkede ahlaktan, erdemden söz edilebilir mi ?

Ömürleri o yüce değerlerin peşinde koşmakla geçenlerin, artık bu ortamda aradıklarını bulma ihtimali kaldımı? Korkunç bir çapaçulluğun içinde kalan, giderek yalnızlaşan, çaresizleşen, karadelikte kaybolmaya mahkum ışık hüznesi gibi son sürat meçhule akan bu kitle, insanı zavallılığından kurtarıp ruhi bir olgunluğa ulaştıracak olan ahlakı ve erdemi nerede bulacak?

Ahlak ve erdem, bu toplumun neresinde? Ve nasıl bulacağız?

Karanlık bir odada, olmayan bir kara kediyi mi arıyoruz, yoksa gün ortasında daha görünmeyen boş bir hayal mi?

 

 

               KOCA YUSUF PEHLİVAN  VE  SPOR KÜLTÜR ANLAYIŞI

 

Türk Güreşinin efsane isimlerindendir. Pehlivanlık kuru bir gövde gösterisi değildir. Pehlivanlıkta yiğitlik mertlik, tevazu, ilim, irfan, özetle “insanlık” var. Belkide gönülleri fetheden işin bu yönü. Sırtı hiç yere gelmeyenlerden Rumeli’nin yiğit evladı Deliormanlı Koca Yusuf un macerası içinde en önemli kesitlerden biri de Kavala lı Çolak Mümin ile olan güreşidir. Koca Yusuf’la kapışırlar. Çolak Mümin’in yaptığı bir oyunda öyle bir durum olur ki, eski usta pehlivanlardan oluşan hakem heyeti Koca Yusuf’un açık düşüp düşmediği, göbeğinin yıldızları görüp görmediği konusunda ihtilafa düşerler. Ömrü boyunca her güreşini hiçbir tartışmaya mahal kalmaksızın net bir şekilde kazanan Cihan aslanı Deli Ormanlı Koca Yusuf döner hakem heyetine, haykırır “A be ustalar, lafı ne uzatırsınız. Koca Yusuf daha başka nasıl yenilir ki ?” der. Çolak Mümin’in sırtını sıvazlar güreş meydanını şanına yakışır bir şekilde yiğitçe terk eder gider…İşte bu muhteşem sahne ve yenilgiyi kabullenirken verdiği ders günümüz sporcularına veya antrenörlere verilebilecek en güzel fair-play dersidir.

Spor eşittir skor değildir. Skor, spor kültürüne sahip, gençliğine spor yapabilme imkanları sağlayan bir toplumun, daha sonraki evrede kazanacağı başarıdır. Spor kültürü eksikse skorda istikrarlı bir başarı olmaz. Sporda kazanmak ve kaybetmek ikiz kardeş gibidir. Bunun bilincine sahip olamayan ve kazanmak için her yolu mubah görenler, Koca Yusuf size 111 yıl önceden sesleniyor bu sese kulak verin.



 

                            1/13/2006-ONA  MESCİD ÜL AKSA’DA RASTLADIM

 

Ona Mescid Ül Aksa’da rastladım

         Mevki:Kudüs.Mekan:Mescid ül Aksa Tarih:21 Mayıs 1972 Cuma. Ben ve gazeteci arkadaşım rahmetli Said Terzioğlu, İsrail Dışişleri rehberlerinin yardımı ile bu mübarek mekanı dolaşıyoruz. Kudüs Kapalı Çarşısın’nda rüzğar gibi dolanan entarili kahvecilerin ellerindeki askılara çarpmadan biraz yürüdünüz mü, önünüze çıkan kapı sizi Mescid ül Aksa’nın önüne kavuşturur. Miraç mucizesinin soluklandığı ilk Kıble’mize yani. Hemen oracıkta, ilk avlu vardır ki, halaa bizim lakabımızla anılır. “12 bin şamdanlı avlu” derler oraya. Yavuz Selim 30 aralık 1517 Salı günü Kudüs’ü devlete katmıştır da, ortalık kararmıştır. Yatsı namazını o avluda kılar. Kendisi ve bütün ordu beraber. Şamdanları yakarlar. Tam 12 bin şamdan… O isim oradan kalmadır. Sekiz on basamaklı geniş merdiveni adımladınız mı, o mukaddes mescidin bağdaş kurduğu ikinci avluya ulaşırsınız.

         O’nu o merdivenin başında gördüm. İki metreye yakın bir boy. İskeletleşmiş vücudu üzerinde bir garip giysi. Palto?..Hayır,kaput,pardösü veya kaftan? Değil.öyle bir şey, işte. Başındaki kalpak mı, takke mi, fes mi? Hiçbirisi değil. Oraya dimdik,dikilmiş. Yüzüne baktım da, ürktüm. Hasadı yeni kaldırılmış kıraç toprak gibi. Yüz binlerce çizgi, kırışık ve kavruk bir deri kalıntısı.

Yanımda İsrail dışişleri bakanlığı daire başkanı Yusuf var.Bizim eski vatandaşımız. İstanbul lu .

        -“Kim bu adam?” dedim.

Lakaydi ile omuz silkti. “bilmem” diye cevap verdi. “Bir meczup işte.Ben bildim bileli, yıllardır burada dururmuş. Çakılı gibi, haala duruyor ya…Kimseye bir şey sormaz. Kimseye bakmaz, kimseyi görmez.”

KAN MI  ÇEKTİ  NEDİR?

Nasıl,neden,niçin haala bilmiyorum.Yanına vardım.Türkçe “Selamünaleyküm baba” dedim. Torbalanmış göz kapaklarının ardında sütrelenmiş gibi jiletle çizilmişcesine donuk gözlerini araladı. Yüzü gerildi. Bana, bizim o canım Anadolu Türkçemizle cevap verdi:

        -Aleykümüsselam oğul…

Donakaldım. Ellerine sarıldım,öptüm öptüm…

        -Kimsin sen, baba? Dedim.

Anlattı ki, ben de size anlatacağım.

Ama evvela biliniz. O canım devlet çökerken, biz kudüs’ü  401 yıl 3 ay 6 günlük bir hakimiyetten sonra bırakırız. Günlerden 9 Aralık 1917 Pazar günüdür,-Tutmaya imkan yok. Ordu bozulmuş, çekiliyor,Devlet zevalin kapısında,İngiliz girinciye kadar geçen zaman içinde yağmalanmasın diye oraya bir ardçı bölük bırakırız. Adet odur ki kenti zabt eden galip,asayiş görevi yapan yenik ordu askerlerine esir muamelesi yapmaz.

Anlattı dedim ya, gerisini tamamlayayım.

Ben, dedi, Kudüs’ü kaybettiğimiz gün buraya bırakılan ardçı bölüğünden… Sustu. Sonra,Elindeki silahın namlusuna sürdüğü fişekleri ateşler gibi zımbaladı:

 Ben, o gün buraya bırakılmış 20. kolordu,36. tabur,8. bölük,11.ağır makinalı tüfek takım komutanı onbaşı Hasan’ım…

Yarabbi.Baktım, bir minare şerefesi gibi gergin omuzları üzerindeki başı,öpülesi sancak gibiydi…

Ellerine bir kere daha uzandım. Gürler gibi mırıldandı:

-Sana bir emanetim var oğul. Nice yıldır saklarım. Emaneti yerine teslim edenmi?

-Elbette, dedim, buyur hele…

Konuştu:

-Memlekete avdetinde yolun TOKAT Sancağı’na düşerse … Git, Burayı bana emanet eden kumandanım Kolağası (Önyüzbaşı] Musa Efendi’yi bul.Ellerinden benim için bus et (öp].Ona de ki.. Sonra,Kumandanı olduğu takımın makinalısı gibi gürledi:

-O’na de ki, gönül komasın. Ona de ki, “11. makinalı takım komutanı Iğdır’lı Onbaşı Hasan, O günden bu yana, bıraktığın yerde nöbetinin başındadır. Tekmilim tamamdır Kumandanım” dedi dersin…

Öleyazdım.

Sonra yine dineldi. Taş kesildi.Bir kez daha baktım. Kapalı gözleri ardından, dört bin yıllık Peygamber ocağı ordumuzun Serhat nöbetçisi gibiydi. Ufukları gözlüyordu. Nöbetinin başında idi. Tam 57 yıl kendisini unutuşumuzdaki manadanlığımıza rağmen devletine küsmemişti.

                                                                                                                           İlhan BARDAKÇI

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 





 
 
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=